Hayatta kalmamızı sağlayan yegâne duygulardan biridir korku. Tehlikeden uzak durmamızı sağlayan içsel alarmlarımız… Bazılarımız daha çabuk korkar, bazılarımız farklı nesnelerden ya da durumlardan. Peki neden korkarız?
Korku zaman zaman kaygı, zaman zaman da fobi ile karıştırılır. Kaygılar daha çok iç dünyamıza ilişkindir ve genellikle soyuttur; gelecek kaygısı, performans kaygısı gibi. Günlük dilde birbirlerinin yerine kullanılsalar da, daha doğru ayrım bu şekildedir.
Fobi ise korkunun daha şiddetli ve kişinin günlük yaşamını belirgin biçimde bozan hâlidir. Örneğin herkes ölümden korkar; ancak her bedensel belirtide yoğun ölüm korkusu yaşamak, kişinin hayatında ciddi aksamalara yol açar. Kimse iğne olmaktan ya da kan aldırmaktan hoşlanmaz; fakat sağlık kontrollerini bu nedenle sürekli ertelemek, daha büyük sorunlara neden olabilir.
Korkularımız ve kaygılarımız, insanoğlunun hayatta kalmasında her zaman önemli bir rol oynamıştır. Resmî Twitch yayınlarından bilenler olacaktır; bu resim ilk yerleşik hayata geçen insanların yaşadığı Diyarbakır Çayönü’nden bir mağaradan. Dış dünya bir yandan ışık ve umutken, diğer yandan vahşi yaşam ve doğayı temsil ediyordu. Merak duygusu ve hayatta kalma ihtiyacıyla mağaradan çıkan insanın yıldırımdan, yılandan, böcekten korkması son derece anlaşılırdı. Temkinli olmak hayatta kalmanın şartıydı. Ancak insanoğlu zamanla mağaralardan çıktı, korkularıyla yüzleşti ve günlük yaşamın akışından kopmadan ilerlemeyi öğrendi. Bugün de korkularımızla ilişkimizde benzer bir dengeye ihtiyaç duyuyoruz.
Modern yaşamda ise korkularımız çoğu zaman somut bir tehlikeye değil, belirsizliğe yöneliyor. Ne olacağından çok, ne olabileceğini düşünmekten korkuyoruz. Geleceğin öngörülemezliği, kontrol duygusunun azalması ve hayatın giderek hızlanması, korkuların gelip geçici olmasını değil, yerleşik ve kronikleşmiş hâle gelmesini kolaylaştırıyor. Yüzleşmeye alan tanımayan bu hız, korkunun işlevini yitirmesine ve içimizde sessizce büyümesine zemin hazırlıyor.
Hızlı ve yüzeysel yaşam biçimi, korkularla temas kurmak yerine onlardan kaçınmayı teşvik ediyor. Kaçınma kısa vadede rahatlatıcı gibi görünse de, uzun vadede korkuyu besleyen bir döngü yaratıyor. Üstelik bu kaçınmalar günümüzde yalnızca bireysel değil; aynı zamanda ticari bir meta hâline de gelmiş durumda. “Korkma, düşünme, hissetme, hemen geçsin” vaatleriyle sunulan çözümler, korkuyu anlamayı değil bastırmayı öneriyor. Oysa bastırılan korku ortadan kaybolmaz; yalnızca şekil değiştirerek geri döner.
Korkularla Yüzleşmek
Bu noktada en önemli adım kabullenmektir. Gurur meselesi yapmadan, korkmayı insan olmanın doğal bir parçası olarak görebilmek… Ardından, gerekirse yardım alarak, adım adım yüzleşebilmek. Korku yalnızca kaçınılması gereken bir duygu değil, aynı zamanda öğretici bir işarettir. Nerede durmamız, nerede yavaşlamamız gerektiğini gösterir.
Cesaret ise korkunun yokluğu değildir; korkuya rağmen adım atabilme hâlidir. İnsan, korkusunu tamamen susturduğunda değil, onu dinleyip anlamlandırabildiğinde güçlenir. Bu nedenle çözüm, korkuları inkâr etmek ya da onlardan kurtulmaya çalışmak değil; onlarla daha dürüst ve daha insani bir ilişki kurabilmektir.
Bugün insanoğlu tüm gezegeni, hatta belki de güneş sistemini keşfetti. Pek çok yere ayak bastı, sınırlarını zorladı. Korkularını öyle bir yendi ki, şimdi yaptığı ve yarattığı şeylerin sonuçlarından korkar hâle geldi. Küresel ısınma, çevre kirliliği, denizlerin kirlenmesi, Covid… Belki de bunlar, hiç korkmamanın sonuçları. Gezegenimizin geleceği için biraz daha kaygı duysaydık, bazı sonuçlardan çekinmeyi başarabilseydik, bugün bambaşka bir noktada olabilirdik. Yine de hiçbir şey için geç değil.
Sonuç olarak; korkmaktan, korkuyor olmaktan ve insan olmaktan korkmayın. Korku, doğru ilişki kurulduğunda bizi geriye değil, ileriye taşıyan bir duygudur.
